Skip to main content

Ortaya çıktığı toplumun yaşantısı, dini inançları, hukuku, aile hayatı gibi pek çok konuda ipucu veren mitlerde, daima sembolik anlamlar kullanılır. Gelişigüzel seçilmeyen bu semboller iktidar güçlerine hizmet eder. Yaratılan kahramanlar ve olaylarla siyasi erk nüfuzunu pekiştirir. Bu söylencelerle kişinin neye, nasıl inanacağı, doğru ve yanlış kavramı bazen korku, bazen minnet gibi duygular yaratılarak yönlendirilmiş olur. Burada iktidar sahibi bazen devlet, bazen de dindir. Tanrının dahi eril olarak tahayyül edildiği toplumlarda iktidar, işte bu eril figürlerin egemenliğindedir. Kendinden sonraki nesillere aktarılan bu mitlerin değiştirilmemesi gerektiği öğütlenmiş ve değişime uğrasa da daha otokratik biçimlerde varlığını sürdürmüştür.

Tahtında Oturan Tanrıça Heykelciği, Çatalhöyük, M.Ö. 6000.

Her ne kadar şu an zihnimizde canlandıramıyor olsak da, insanlık tarihinde kadınların da güçlü olduğu hatta Tanrıça sıfatı kazandığı dönemler vardı. Aile kavramı henüz bugünkü biçimini almamış ve ailedeki roller keskin çizgilerle ayrılmamıştı. Doğumu yapanın kadın olması dolayısıyla ve bazı toplumlarda erkeğin üremedeki rolünün dahi tam olarak bilinmemesi nedeniyle soy kadınlar ve onların kızları üzerinden yürüyordu. Doğurganlığıyla yaşam döngüsünü, düzenini ve sürekliliğini sağlayan kadın doğayla ve toprağın bereketiyle özdeşleştiriliyordu. En önemli besin kaynağını tarımdan, toprağın işlenmesinden karşılayan arkaik toplumlar, toprağı da annelik gibi kutsal görüyorlardı. En eski figürinlerde de gördüğümüz gibi kadınlar doğurganlıklarına vurgu yapılmak istercesine kilolu ve bacaklarının arasından her an bir çocuk çıkacakmışçasına tasvir ediliyorlardı.

Çok uzakta  değil, Hititlerde Kubaba olarak gördüğümüz, sonrasında da Friglerle, Kybele adını alan Tanrıça pek çok bölgeye yayılım göstermiş; Roma topraklarına kadar sirayet etmiştir. Hatta Müslümanların namaz kılarken yönünü belirlediği ‘kıble’ kelimesinin etimolojik kökenini Kibele’ye dayandıran araştırmacılar dahi vardır.  

Kibele gibi onlarca tanrıça sayabiliriz. Fakat zamanla tanrıçalar da, tanrıların gölgesi altında varlığını sürdürmek, otoritesini paylaşmak zorunda kalmıştır. Aldatılmış, aşağılanmış hatta tecavüze uğramış oldukları halde tanrılara karşı gelemez duruma gelmişlerdir. Bütün bu değişimin sebebi de toplumun değişen sosyolojik yapısıdır.

Kabile yaşamının terk edilip kentleşmenin başlamasıyla, vahşi doğaya karşı üstünlük kurulmaya başlanmış, doğaya duyulan korku yerini onla mücadeleye bırakmıştır. İlk şehir devletlerinin kurulmaya başlandığı ortamda kadın, çocuk doğurup bakmak ve gittikçe artan ev işlerini yapmakla yükümlüydü. Doğayla inatlaşmak pahasına uygar dünyanın ve medeniyetlerin temelini atmak ve şehirleri korumak da erkeklere kalmıştı. Eril figürler akıl ve fiziksel güç kullanarak hem doğayla, hem de birbirleriyle savaşıyorlardı. Bu yeni düzende, ne kadının ve tanrıçaların doğayı dizginlemesine ne de onlara yüklenen mistik anlamlara ihtiyaç duyulmuyordu. Tarihsel süreçte kadın da büsbütün ev ve kutsal aile içine hapsedilmiş, erkek egemen topluma boyun eğmişti.  Sistemin gücünü ele geçiren erkekler de, kadın doğasının zaten yaratılıştan kötülüklerle dolu olduğunu, daima baskı altında tutulmaları gerektiğini içeren mitlerle kolektif bilinçaltını şekillendirmeye başlamıştı. Örneğin, Yunan Mitolojisinde ilk ölümlü kadın olan Pandora, Zeus tarafından insanlardan öç almak için yaratılan bir bela niteliğindeydi.

John William Waterhouse, Pandora, 1896
     www.jwwaterhouse.com

Prometheus’un, ateşi çalıp insanlara vermesine öfkelenen Zeus, erkeklere ceza vermek için kadını yani Pandora’yı yaratmaya karar verir. Hermes, ona yalan söylemeyi ve kurnazlığı; Athena, zekasını kullanmayı ve el işlerini öğretir. Afrodit ise, onu şehvet ve arzuyla kuşatır. ‘’Tüm Tanrıların Armağanı’’ anlamına gelen Pandora, insanların arasına gönderilmeye hazırdır. Pandora’yı görür görmez aşık olan Epimetheus da, kardeşi Prometheus’un ’un uyarılarını dinlemez ve Pandora’yla evlenmeye karar verir. Zeus düğün hediyesi olarak Pandora’ya bir kutu hediye eder ve kutunun ağzını açmaması gerektiğini söyler.  Merakına hakim olmayan Pandora kutuyu açar ve tüm dünyaya kötülükler yayılır. Kin, haset, düşmanlık… Pişman olup kutuyu kapatan Pandora, Moros’un kutuda kalmasını sağlamıştır. Yani dünyaya umutsuzluk yayılmayacak, Tanrıça Elpis sayesinde ölümsüz insan daima umut edecektir. Gördüğümüz mitte verilmek istenen mesaj oldukça açıktır. Kadınlar merakına ve nefsine hakim olamayan, güvenilmez canlılardır. Tüm kötülükler dünyaya, kadın aracılığıyla yayılmıştır. Erkekler, tanrıları kızdırmanın bedelini ödemişlerdir.

Şimdi de kadınların itaat etmesi gerektiğini ve eğer dizginlenemezlerse ne tür kötülükler yapabileceklerini anlatan Lilith’e geçelim. İlk olarak Sümerlerde Gılgamış Destanında karşımıza çıkan Lilith, Yahudi ve Hristiyan öğretilerinde daha da önem kazanmıştır. Ataerkil sisteme karşı duran,  Adem’e boyun eğmeyi reddeden Lilith, yüzyıllarca lanetlenmiş, kimi zaman şeytan, kimi zaman cin oluvermiştir.

https://www.britishmuseum.org

İbrani Mitolojisi ve Eski Ahit’e göre Adem’in ilk eşi Havva değil, Lilith’tir. O da Adem gibi topraktan yaratılmıştır. Ama eşitlik istemi Tanrı ve Adem tarafından reddedilmiştir. Lilith de Tanrının asla söylenmemesi gereken, Adem’in dahi bilmediği sıfatını söyleyerek cennetten kaçmış, göğe yükselmiştir. Kötülüğün saf temsilcisi olan Şamael ile birlikte olup ondan çocuklar doğurmuştur.  Adem ve Tanrı her ne kadar Lilith’i geri getirmek için çabalasalar da, Lilith geri dönmemiştir. Geri dönmeyince de her gün onlarca çocuğunun öldürüleceği söylenmiştir. Çocuklarının  öldürülmesine hırs yapan Lilith’in de, yeni doğmuş bebeklere ve gebelere musallat olduğu, hatta onların canını aldığına inanılmıştı.  Dahası erkeklerin yatağına girer, onun güzelliğine yenik düşüp birlikte olanlara önce haz, sonrasında da ölüm ve türlü belalar getirirdi. Adem’in bilmediği sıfatı söyleyerek kaçışıyla da, artık Adem değil o ölümsüzdü ve kıyamete kadar da kötülük yapmaya devam edecekti.

Sümer Mitolojisinde de Lilith’in benzer şekilde betimlendiği bir kurguyu görmekteyiz.

O zaman evcilleşmeyen bir yılan,

Yuvasını Huluppu ağacının köklerine kurdu.

Ağacın dallarında Anzû-Kuş kuluçkaya yattı.

Ve gövdesinde karanlık bakire Lilith evini inşa etti…

Gılgamış eğitilemeyen yılanı öldürdü.

Anzu-Kuş yavrularıyla dağlara uçtu.

Ve Lilith evini yıkarak vahşi, ıssız yerlere kaçtı.

(Zingsem, Lilith, 2007, İlya Yayınevi, İzmir, s.17)

İnanna’nın tahtına göz diken ve kutsa Huluppu  ağacını kendine yuva edinmek isteyen Lilith, Gılgamış tarafından engellenmiştir.  Huluppu Ağacı ise cennetteki bilme ağacıyla özdeştirilmiştir. Zaten Adem ve Havva’nın cennetten kovulması olayında, yasak elmayı Havva’ya verenin de Lilith olduğu inanışı yaygındır.

Michelangelo, İlk Günah ve Cennetten Kovuluş
  www.wga.hu

 Karanlık Bakire olarak adlandırılan Lilith, sanata da yansımış, kızıl saçlı, beyaz tenli, dişiliğin ve vücut hatlarının ön olanda olduğu, ayaklarından başlayarak vücuduna dolanan bir yılanla, ya da yarı sürüngen şekilde tasvir edilmiştir. İkonografide pek çok anlamı içinde barındıran yılan figürü, hem zehir hem de şifayı temsil eder. Kadını da hem tehlikeli ve kötü, hem de şefkatli ve uysal olarak zıt kutuplarda  gören toplumlar için kadınla yılanı bir arada resmetmek rastlantısal bir seçim değildir.  İslamiyet’te herhangi bir kaynakta yer almayan ama Yahudi Kabala öğretilerinde önemli yer teşkil eden Lilith, bazen Albastı, bazen de Hekate gibi farklı isimler ama benzer özelliklerle karşımıza çıkmıştır. Bu kez de alt metinde kadının itaat etmesi, erkeğinin sözünden çıkmaması öğütlenmiştir. Zaten sonrasında da eril otoriteyi kabul eden, daha uysal olan Havva yaratılmıştır.

Collier, John; Lilith; Atkinson Art Gallery Collection; http://www.artuk.org/artworks/lilith-65854

Gördüğümüz iki mit farklı topluluklardan ve coğrafyalardan olsa bile, bazen adları, bazen kurguları farklı biçimlerde birbirini tekrar ederek anlatılmaya devam etmiştir. Pandora,  güzelliğiyle şehvet ve arzu uyandırarak Epimetheus’un karısı olmuş, sonrasında dünyanın düzenini bozmuştur. Lilith ise patriarkaya boyun eğmemiş ve lanetlenmiştir. Kadınlar ailede ve yönetimde iktidarı talep etmemeli, hatta mümkünse Tanrıça da olsa boğun eğmeliydi. Annelik yapma ve kocasının emirlerini yerine getirmekle sınırlandırılan kadın bunları yapmadığı sürece de yalnızca cinsel hazlarla bütünleştirilir, günahkarlıkla suçlanır, aşağılanırdı. Tanrıların Armağanı iken, yeryüzündeki kötülüklerin sebebi olur, Adem’e eş olarak yaratılmışken de, insanların korktuğu bebek katili oluverirdi. Otoriteye baş kaldıran Tanrıça da olsa başına geleceklere katlanmalıydı.

İşte bütün bu söylencelerle kadınlar sistemde devamlı kontrol edilmiş, annelik ve aile kurumunun içine sıkıştırılmış,  tüm iktidar denemeleri zamanla alaşağı edilmiştir.  Bunun sebebi de, kadın doğasının doğuştan kötü ve günahkar olması değil, erkeklerin iktidarlarını bir ortakla paylaşmayı reddetmesindendir.

Yanıt Bırakın