Tuğba Yılmaz
Watteau bilindiği üzere 18. Yüzyıl Rokokosuna damgasını vurmuş bir sanatçıdır, öyle ki; 18. Yüzyıldaki inatçı akademik kurumlara, kendi tarzını bir tür olarak kabul ettirmiş bir sanatçı. Fetes Galantes terimi Watteau ile akademinin terminolojisine girmiş bulunmakta. Sanırım Watteau’yu bu denli sevmemin sebebi kendi kaderini kendi tarzıyla çizmiş olması. Watteau Flandre’ye yakın bir bölge olan Valenciennes’de doğdu. Bu sebepten mükemmel sadeliği ve çekiciliğiyle bizleri büyüleyen Hollanda resim geleneğine hiç de yabancı değil.
Watteau her bulunduğu yerde, zihni ve hayali için kendine malzeme sağladı. Tiyatro dekoru ressamı olan Gillot ile çalıştığı dönemlerde Commedia della Arte karakterlerinden oldukça etkilendi. Fakat onları günlük kullanım alanlarından çıkararak zihinsel bir sürecin parçası haline getirdi. Watteau’nun resimlerine baktığımızda o daldığımız hayali dünya, düşünsel bir süzgeçten geçmiş imgelerin dünyasıdır. Bu noktada geçmişten ders çıkarılması gerektiğini düşünüyorum. Düşünceyle harmanlanmamış bir sanatın estetik değerini bu tarihi resimleri inceleyerek bile ayırt edebiliyoruz. Çoğu kişi bu noktada şunu düşünebilir. Watteau’nun ele almış olduğu hafif meşrep hovardaca eğlencelerin hiç de soyutlamaya gitmeksizin nasıl bir hayal dünyasını yansıttığı tartışma konusu olabilir. Şöyle ki sadece resimlere bakarak ne olduğunu kavrama zorluğuna gidiyorsak orada hayal gücümüze seslenen bir nokta vardır. Özetle eksikliğin de kendi içinde bir estetiği vardır.
36 yıllık yaşamına 200 tablo sığdırmış olan bu ressam, toplumsal bir değişimin aynası niteliğindedir. Alegorik konular yerini sakin, jest mimik kaygısı olmayan “sessiz” resimlere bırakmıştır. Watteau törelerin gevşediği bir dönemde eserler üretmiştir. Böylesine bir ressamın geçmiş yüzyılda rastlanmamış olması tesadüfi değildir. Sanatsal özgürlüğün bir ürünüdür. Watteau bir müzik parçasında olduğu gibi resmin tümünün ilgi çekmesini ister. Watteau apaçık olanı tercih etmez. Figürleri saran bilinçli doğa ve boşluk vardır.
Watteau’yu temelce anlattıktan sonra artık doğa anlayışına girmek istiyorum. Arnold Hauser “Sanatın Toplumsal Tarihi” adlı kitabında Watteau’nun Arkadya ülküsünü düşlediğini belirtmektedir. Arkadya ülküsü; Grek Antik Çağ’ının bozulmamışlığı ve güzelliğiyle, sanatta edebiyatta fazilet, mutluluk ve keyif simgesi haline gelen efsanevi bir doğa parçasıdır. Bu dönem insanın doğa ile bir uyum içinde yaşadığı dönemi temsil eder. Arkadya ülküsünü başka bir ressam bir önceki yüzyılda ele almıştı. Poussin’in Arkadya Çobanları’nda sığırtmaç kızlar, çobanlar varken, Watteau’nun o efsanevi hayali doğa parçasında lüks giysili çiftler vardır. Poussin’in Arkadya ülküsü Roma klasizmine uygun bir yiğitlik havası içerisindedir. Watteau ile Poussin’in tek ortak noktası efsanevi bir doğa parçasını, mutluluk ütopyasını resmetmeleri olmuştur. Poussin birebir Klasizm temeline oturturken, Watteau yalnızca kavramsal çerçeveye oturtmuştur.
Pekala ki Watteau bu pastoral çoban yaşamına ilgi duymuyordu. Öyle olsaydı pastoral içerikli resimlerini görürdük. Kendilerini bu serinlikli , gizli bahçelerde resmettiren soylu süslü hanım ve beyler de çoban yaşamına ilgi duymuyordu. O halde nereden çıktı bu pastoral ilgi diye düşünebilirsiniz. Bu noktada şunu düşünebiliriz. Bugün iş stresinden, yaşamdan bunalan modern insan da zaman zaman köyde yaşamaya medeniyetten kaçmaya yeltenmiyor mu? Pekala kıra kaçmak isteyen modern insan, gerçekten bir çiftçi gibi tarım ve hayvancılık yapmak ve modern şehrin her türlü yapmacıklığından kurtulmak için mi bunu düşlüyor? Tabi ki de hayır. Bu bir kaçış psikolojisi! Fakat medeniyetin modern dünyanın nimetlerinden vazgeçmeksizin bir kaçış psikolojisi. Ve biz bu kaçış psikolojisini Watteau’nun süslü hanım ve beylerinin muhtevalarında da görüyoruz. Bu kaçış hali 18. Yüzyılın çökmekte olan aristokrasisinin melankolisidir. Watteau bu kaçış psikolojisini kendi ütopik özgürlük düşüncesiyle harmanlar. Bu yüzden Watteau’nun resimlerinde melankoli sezilir.
Fakat ressamı dünya nimetlerinden vazgeçmeyen bir takım soyluların kaçış psikolojisini resmettiği için Diderot’un yaptığı gibi suçlayamayız. Aksine ressam, soylu hanım ve beylerin resmini yaparak da hayal gücüne nasıl seslenebileceğini ispatlamıştır. Ayrıca günümüz gözüyle bakarsak, modern dünyanın temellerini de görmüş oluruz. Bugün dap tatiline teknolojik aletler almadan çıkanımız kaç kişiyiz? Bu durumda gördüğümüz soylu hanım ve beylerin güzel kıyafetleri taşımasıyla aynı şeyleri yapıyoruz demektir. “Bu türden bir ilgi hareketli yaşamda her türlü doygunluğa erişmiş uygar çevrelerde doğar( Arnold Hauser)”
Hauser medeniyetten kaçışı çok daha derin bir tarihe oturtmuştur. Hauser’e göre Çoban kendi yaşamına, günlük işlerine, bulunduğu yeşil ortamlara karşı böylesine derin hisler beslemez. Hauser’in çok ilginç bir örneği Theokritos’un şiirleridir. İlkçağdan itibaren bu kaçış psikolojisinin var olduğunu bizlere ispatlıyor. Theokritos’un sürekli savaş halinden ürktüğünü ve bunun için doğanın gizemine sığındığı iddiasında bulunuyor. Watteau’nun Theokritos’tan doğrudan bir etkileniminden söz edemeyiz. Fakat dolaylı bir etkilenim mümkün olabilir.
Doğa tasviri üzerine yeterince bahsettiğimi düşünerek biraz da kadınların tasviri üzerine durmak istiyorum. Rokoko bir saray sanatı değil aristokrasi ile burjuvazinin üst kesiminin sanatıdır. Bu sebeple Watteau’nun patronları bu soylu kesimden gelmiştir. Ayrıca rokoko feminen bir yön taşır. 18. Yüzyılda kadınların salon kültürünü benimsemesi sanatı büyük derecede etkilemiştir. Salonların dekorasyonları kadınların zevki doğrultusunda şekilleniyordu. Bu yüzden rokoko biraz “kadın estetiğini” taşır. Fakat bu tüm patronların kadın olduğu anlamına gelmiyor. Rokoko sanatının en temel prensibi hoşa gitmektir. Bu sebeple Watteau’nun resimlerinde gözü okşayan bir yan vardır. Kadınların elbiseleri pırıl pırıl ışıltılarla göz kamaştırır.
Louis’in resmi metresi olan Madam Pompadour, Marie Antoinette, Avusturya Arşidüşesi Maria Theresia bu akımın en büyük patroniçeleridir.
Watteau’ya geri dönelim. Watteau’nun kadınları genellikle bir flört halinde kendinden geçmiştir. Artık kadının aşkı trajediler yaratan, sorunlu, gerektiğinde vazgeçilmesi gereken bir ahlaki sorun değil, zevk ve mutluluk veren bir duygu olarak yapılandığını görürüz. Kadınlar daha bilgiç ve saflığını kaybetmiştir. Watteau’nun resimlerinde zevk için sanata sığınmış bir toplumun doğal davranışı sezilir. Bu noktada her türlü ahlaki normun reddiyle karşılaşıyor olmamız tesadüfi değildir.
Sonuç olarak Watteau, 18. Yüzyılın aristokrasisini ve sosyopolitik yaşamını bize ayna gibi yansıtmış olan sanatçıdır. Resimlerinin tümünde gerçekleşmesi olanaksız hayali arzuları yansıtır. Kaygısız keyfi güven içinde bir yaşam isteyen bir kitlenin felsefesinin yansımasıdır. Doğa tüm bu hayallere hizmet etmiş bir ülküdür. Gerçeğin olduğu gibi taklit edilmesinden kaçınmış, bugün bile süregelen modern insan sorununu sanatsal bir üslupla gözler önüne sermiştir.
KAYNAKÇA
Gardner’s Art Through The Ages/ Western Edition
- yüzyıl Avrupasında Heykel ve Resim Sanatı – Semra Germaner
Sanatın Toplumsal Tarihi – Arnold Hauser
Görsel Kaynağı: https://www.metmuseum.org/toah/images/hb/hb_34.138.jpg