Skip to main content

‘’Bir bahar akşamı rastladım size
Sevinçli bir telaş içindeydiniz
Derinden bakınca gözlerinize
Neden başınızı öne eğdiniz
İçimde uyanan eski bir arzu
Dedi ki yıllardır aradığın bu
Şimdi soruyorum büküp boynumu
Daha önceleri neredeydiniz’’

Yukarıda okumuş olduğunuz dizelerin sahibi şair Fuat Edip Baksı olsa da bizler yahut anne babalarımız -anneanne ve dedelerimiz de olabilir-Selahattin Pınar’ın muhteşem bestesiyle bu sözleri muhakkak hatırlarlar.

Yaptığı bunca güzel besteye rağmen üzerinde pek fazla durulmamış, yalnız musiki ve tiyatro ile ilgilenen magazin severlerin ismine bir yerlerde denk gelmiş olmaları haricinde günümüzde birçok kimsenin ilgilenmediği ve yıllar geçtikçe ünü azalan bir musiki üstadının hayatından bahsedeceğim.

Bu yazı diğerlerinden biraz daha uzun olacak çünkü hem yeteneği ve besteleriyle hem de ilk Türk-Müslüman kadın tiyatrocusu Afife Jale ile yaşadığı fırtınalı ve hüzünlü aşk hikayesiyle dönemine damga vurmuş, Cumhuriyet Dönemi Türk Musikisinde yeni bir ekolün başlangıcı olmuştur. Selahattin Pınar…

Hazırsak başlıyoruz…

22 Ocak 1902 yılında İstanbul Üsküdar Altunizade’ de doğmuştur. Babası eski hukukçulardan Denizli milletvekili Sadık Bey’dir. Oğlunun da kendisi gibi hukukçu olmasını istemektedir.

12 yaşında ud çalmayı öğrenerek musikiye ilk adımını atmış, 17 yaşında tambur çalmayı öğrenmiş, beste yapmaya ise 18 yaşında başlamıştır.

‘’Bir gün Denizli’den gelen eşraf için kurulmuş bir sofrada Sadık Bey’e oğlunu sorarlar; Selahattin de sofradadır.
Sadık Bey, o yokmuş gibi ‘Selahattin çalgıcı oldu’ der.
Selahattin ayağa fırlar ve:
‘Babacığım, rica ederim! Ben çalgıcı değil, sanatkârım’ diye itiraz eder. Sadık Bey, pek sevimsiz bir sözle yanıtlar bu çıkışı.
Bunun üzerine Selahattin Pınar, ceketini alıp sofrayı terk
eder ve kapıdan çıkarken babasına şöyle der: ‘Bir gün gelecek, benim adımla anılacaksınız.’’

Artık kapıyı çarpıp çıkmıştır bir kere asla geri dönmeyecektir. İşte musiki hayatı böylece başlamış oluyordu.

Yeni evi; halen varlığını sürdürmekte olan “Üsküdar Musiki Cemiyeti” olmuştu. Artık anne-babası musikiydi. Musiki üstatlarından dersler aldı. Bestekár oldu. Ünlü sanatçıların kadrolarında yer almaya başladı.

Yine 1902 doğumlu olan Afife Jale İstanbul Kız Sanayii Nefise Mektebi’nde okuyordu fakat aklı tiyatrodaydı. Oysa o yıllarda, Müslüman kadınların sahneye çıkması yasaktı. Buna rağmen on altı yaşında talebe olarak Darulbedai’ye başvurdu ve kabul edildi.

‘’Babası Hidayet Bey, kızını bu sevdadan vazgeçirmek için çok uğraştı. Başaramayınca ona hakaretler ve küfürler savurmaya başladı, daha da ileriye giderek ‘Benim Afife diye bir kızım yok!’ demişti.
Ziyanı yok zaten Afife artık sahnede, ‘Jale’ adını kullanıyordu.
Sanatı için baba evini terk etmişti…’’

İşte o zor günlerinde Afife Jale ile Selahattin Pınar “Bir bahar akşamı” Kadıköy’deki Kuşdili Çayırı’nda düzenlenen Hafız Burhan konserinde karşılaşırlar. Uzun zamandır saz salonlarının en sevilen besteci ve icracılarından biri olan Selahattin Pınar, Hafız Burhan’ın arkasında tambur çalmaktadır. Afife Jale ise konseri izlemeye gelmiştir.
Afife Jale, Selahattin Pınar’ın naifliğinden, kibarlığından, şık giyiminden, güzel konuşmasından çok etkilenir. Duyguları karşılıksız değildir. İkisi de yirmi beş yaşlarındadır ve görür görmez birbirlerine aşık olup evlenmeye karar verirler.

Evliliklerinin ilk zamanları çok mutlu gitse de tiyatrosu her şeyi olan bu genç kadın yeniden sahneye çıkabilmek için her yolu dener. İsmini değiştirir, adı sanı bilinmeyen kumpanyalarla Anadolu turnelerine çıkar. Ama nafile. Her defasında gerçek kimliği ortaya çıkıyor ve kapının önüne konuluyordur.

Yaşanan bunca şeyden sonra şiddetli baş ağrıları çekmeye başlamıştır ve doktor tavsiyesi ile morfin kullanmaya başlar.

 Bazen odasına kapanıyor, saatlerce çıkmıyordu. Artık böyle yaşayamayacaktı… Davranışlarındaki garipliklerin farkına varan Selahattin Pınar bir gün yine Afife Jale odasına çekildiği sırada kapının anahtar deliğinden bakar ve acı gerçekle yüzleşmek zorunda kalmıştır.

Canından çok sevdiği karısı damarına morfin enjekte ediyordu. Genç adam şaşkınlık ve korkuyla odaya dalıp karısını kollarına aldı. Gözlerinde öfkeden çok çaresizlik, acıma ve sevgi okunuyordu.

Afife Hanım kaçışı uyuşturucuda aramış ve en ağır şeklini bulmuştu. Haptan morfine, eroine kadar ne bulursa kullanıyor; kendini o yalan dünyanın sahte alkışlarıyla avutuyordu. Üstelik uyuşturucu bulmak için bir eczacıyla da ilişki kuruyordu.

Selahattin Pınar ise büyük aşkının gözlerinin önünde eriyip gitmesi karşısında çaresiz gözyaşları döküyordu. Onu bu korkunç alışkanlıktan kurtarmak için elinden geleni yaptı. Ama Afife hiçbir tedaviye cevap vermiyordu. Karısını, dönüşü olmayan bu yoldan çevirmek için çok uğraştı ama başaramadı. Hatta bir ara az kalsın kendisi de uyuşturucu batağına düşüyordu.

Afife Jale işte o zaman “Bırak gideyim, terk et beni yoksa sen de mahvolacaksın” diye yalvardı. Önceleri bu teklifi kabul etmedi Selahattin. Aşkının her şeyi yenebileceğine inanıyordu. Altı ay daha kabus dolu günler geçirdiler. Sonunda dayanamadı hayatının en zor kararını verdi ve ayrıldı Afife Jale’den.

Sonrası karanlık…

Afife Jale, kimsesizliğinin, terk edilmişliğinin, yoksulluğunun son durağı Balıklı Rum Hastanesi’nde vefat etti. Cenazesine 4 kişi katıldı. Mezar yeri de mektupları ve fotoğraflarıyla birlikte kaybolup gitti, unutuldu.

Ama efsanesi yıllarca dilden dile dolaşıp duracaktı…

Afife’nin ölümünün ardından geçen yıllar Selahattin Pınar için işkenceden farksızdı. Hiçbir zaman unutamadı büyük aşkını. Onun için hüzün dolu, kahır dolu unutulmaz besteler yaptı.

6 Şubat 1960’ da radyoda “Beni De Alın Ne Olur Koynunuza Hatıralar” adlı şarkısını söyledikten sonra müdavimi olduğu Kalamış’taki Todori’nin meyhanesine gitti.

Doktorunun yasakladığı her türlü meze ve yiyeceklerle donattı masasını. Bir büyük şişe rakı da açtırıp yudumlamaya başladı. İşte o masanın başında kalbi durdu ve Afife’sine kavuştu.

Kalan Müzik-10 Ekim 1999-Arşiv Serisi-Selahattin Pınar Albüm Kapağı

ATATÜRK İLE ANILARI:

İstanbul’da bulunduğu zamanlar Ata, Selahattin Pınar’ı huzuruna çağırırdı.

Pınar bir anısını şöyle anlatıyor. “Arkadaşlarımdan Nubar, Dolmabahçe’de Büyük Gazi’nin huzurunda çalıyor; Gazi de zevkle dinliyor ve Nubar’a soruyor:
-Kendi eserleriniz de var mı ?
Nubar da okuyor kendi eserlerinden birini. Gazi bunu da çok beğenmiş; bir şarkısını daha istemiş. Bunun üzerine Nubar:

-Efendim, benim başka şarkım yok ama bir arkadaşımın yeni güzel bir şarkısı var. Müsaade buyurursanız onu okuyayım, diye benim,

‘’Anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek
Hasta gönlüm yine hicranını yalnız çekecek
Bil ki ruhum seni çılgınca severken ölecek
Yine sensin beni bir lâhza şifâyâb edecek’’
diye okumuş.

Nubar hakikaten güzel okurdu. Gazi’nin de pek hoşuna gitmiş.
-Kimin bu? Bu eserin sahibini öğrenmek isterim demiş.

O da :

 -Arkadaşlarımdan tamburi Selâhattin’in … deyince,

Gazi :

 -Bu kabiliyetli çocuğu tanısam…” demiş.

-Ertesi akşam zaten tanıştığımız Kılıç Ali Bey telefonla beni davet etti. Otomobil gönderdiler, kalktım gittim. Büyük Gazi’nin huzuruna ilk çıkışım; heyecan içindeyim. Dolmabahçe Sarayı’nın muazzam salonunda nasıl adım atacağımı bilmiyorum. Gazi karşıda oturuyordu.


-Sizi yalnız dinleyelim… Dün gece Nubar Bey güzel bir eserinizi okudu. Bir de sizin ağzınızdan dinleyelim buyurdu.


-Emredersiniz diye okumağa hazırlandım ama, bir hatâ edeceğim diye ödüm kopuyordu. Tarif edilmez bir heyecan içindeydim. Hele bakışlarım gözlerine ilişince büyülenmiş gibi oluyor, titriyordum. Sazımı akort ettim ve tek başıma okudum. Çok mütehassıs oldu. ” Bir daha okuyun ” dedi. Bu iltifatın verdiği sevinçle kabıma sığmayacak hale geldim. O anda dünyalar benim oldu.

Tekrar okudum, yine takdir etti, yalnız sazımı beğenmemiş. “Bu madeni sazı değiştirin. Bunda bizim ananevi tamburumuzun hassasiyeti yok”, diye buyurdu.  O günden sonra madenî saza veda ettim.

İtiraf ederim ki, sanatımda beni en çok teşvik ve teşci eden büyük halaskâr Atatürk’ün paha biçilmez iltifatlarıdır. O vakit gençlik de vardı. O’nun küçük bir takdir ve teşviki insana yaratmak kudretleri, hayata ve sanata bambaşka gözle bakmak, emniyet ve cesaretle bağlanma aşkını verirdi. Ve o kadar yüksek bir sezişi vardı ki, tarif edemem.



Florya Deniz Köşkü yeni yapılmıştı. Bir akşam oraya davet ettiler. Hafız Yaşar da orada idi.
-Bir fasıl yapın dedi. Hüzzam faslı yaptık. O aralık yeni bestelediğim şu şarkı da vardı:

Aşkınla sürünsem, yine aşkınla delirsem
Bilmem ki ne yapsam da senin kalbine girsem
Bir gölge gibi ruhunun altında belirsem
Bilmem ki ne yapsam da senin kalbine girsem


Bunu Atatürk bilmiyordu. O gece saz heyetiyle hep beraber çaldık, söyledik. İlk defa dinledikleri bu şarkı dikkat nazarını çekmiş… Fakat zekâya bakın: “
-Durun… dedi ve bana hitapla:
-Bu şarkı sizin mi? diye sordu.”
-Evet efendim… dedim
-Ben anladım zaten… Sen bunu yalnız oku” buyurdu. O kalabalık saz ve hanende içinde daha ilk duyuşta, benim olduğunu sezişi beni hayrette bıraktı.

Bu görülmemiş müthiş bir seziş hassasıdır.

Sonra son derece hassastı.

 Meselâ, bir gece yine “Gel gitme kadın” şarkısını okurken, “Karşında esirim bana düşman gibi bakma” yerine gelince, ağlayarak masayı terk edip uzaklaştığını görmüştüm.”

(Yüzyılın aşkı : Selahattin Pınar & Afife Jale Aşkı Adlı Belgeselden.)

SONSÖZ: Türk Sanat Müziğine getirmiş olduğu yeni üslupla, hicranlı besteleriyle, boğuk sesiyle ve en çok da Afife Jale’siyle bir şekilde bizim aklımızda kaldı. Böylesine büyük bir aşkın ardından bize kalan yalnızca onları rahmetle anmaktır…

”Hala Selahattin Pınar dinlemediyseniz artık hikayesini biliyorsunuz, dinlemelisiniz.”

Yazarımız İbrahim Mercimek’e teşekkürlerimizle.

Yanıt Bırakın